Bir Durum Bir Anı ve Bir Görev
Fikret Nafi ÇOKSÖYLER: Gönülden Vermek
Bir durum
Son birkaç yıldır veya 5-10 yıldır, hatta 15-20 yıldır
giderek kaderimizin ve geleceğimizin elimizden küçük ya da iri parçalar halinde
koptuğunu hissediyorum. Bu duygu giderek tüm toplumu sarıyor, hatta sarmış
durumda. Daha dün anayasa gereği
yapılması gereken bir görevin uygulanması bile göz göre göre engellendi. Anayasal görev için toplanan Büyük Millet Meclisi’nde
hukukun gereğini isteyen milletvekilleri sille tokat dövüldü. Etrafa saçılan kanları alel acele
temizleniyor, kanunsuzluk ve fiili lince karşı yükselen sesler bu vahşet ormanında eriyip yok oluyor. Hatta insan
mühendisliği ile hepimize yükledikleri negatif güç nedeniyle iki kişi bile
sesini birlikte yükseltemiyor, tepkilerimiz dahi bu kargaşada kendi gürültümüze
karışıp yok oluyor. Geride kalan bir umutsuzluk ve hüzün…
Bir anı
Bu günlerde, 12 Eylül sonrasının karanlık, suskun ve ümitsiz
günlerine ait bir anım çok aklıma geliyor.
12 Eylül’ün hemen ardından doğan kızım 4-5 yaşlarındaydı. Ankara’da
Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu’nda 23 Nisan gösterileri olacaktı. Ben de
kızımın elinden tutup, çocukluğumuzda coşkuyla yaşadığımız bu bayramı
yaşamasını istedim. Kapıda bizim gibi çocuklu aileler yığılmış ve polis
devletinin gereği olarak da kapının tek kanadı açılmış; insanlar içeri polis
kontrolünde, tek tek alınıyordu. Kimsede uygulamaya itiraz edecek güç ve
cesaret kalmamıştı. Tek bağrışma “Arkadakiler sıkıştırmayın arada çocuklar
eziliyor!” şeklinde her yerden yükselen feryatlar ve birbirimize olan
tehditlerdi. Hiç kimse bulunduğu kapıya yakınlık konumunu kaybetmek istemiyor,
arkadakilere kızarken bir yandan da öne doğru ilerleme çabasından
vazgeçmiyordu. Resmen kapıya doğru sürükleniyorduk, çocuklarımızı koruyacak
gücümüz bile yoktu. O anki çaresizliğimi hiç unutamıyorum. Sürüklenmek!.. İradem
dışında sürüklenmek korkularıma, rüyalarıma, çaresizliğime yapıştı. Böyle
günlerde bu anım aklımdan çıkmıyor.
Bir görev
Anıma kaldığım yerden devam edeyim. Bir anda çocuğunu
korumaya çalışan ben yaşlarda bir baba ile göz göze geldik. Hiç konuşmadan
karşılıklı birbirimizin omuzlarından tutarak çocuklarımızı içine alan minik
güvenli bir ada oluşturduk. Artık orada rahat nefes alabiliyorlardı. Diğer baba
ile birbirimize gururla bakıyor, ama yine de sürükleniyorduk. Bir farkla;
güçlerimiz birleştirerek, bir birliktelik oluşturarak çocuklarımızı ezilmekten
ve ne olduğunu bile kavrayamadıkları bir travmadan koruyarak hayatlarının ilk
ulusal bayramını yaşattık. O gün eve çok farklı bir insan olarak döndüm,
kelimelerle anlatması çok zor, ama hep aynı canlılıkta yaşıyorum bu anıyı. Ne
zaman baskı ve faşizmin yükselen nefesini ensemizde hisstsek, bende o gün
spontane bir dayanışma isteği kabarıyor. Kendimi görevli hissediyorum. Mutlaka
aynı şekilde çoğumuz da öyle. Bu görev duygusu bizi zaman zaman dernek, sendika
ve benzeri bir çok ortamda bir araya getiriyor.
İşte ŞAKRAN GÖNÜLLÜLERİ Platformu, böyle bir sürecin
etkisiyle oluştu. Kendisini , kendi ve çevresi, hatta yöresi ve ülkesi için
görevli gören insanlar bir araya geldiler.
Birbirlerine destek oluyorlar muhtaçlara yardım ediyorlar, yörenin
sorunlarına karşı birleşiyorlar, insanca yaşama hakkına sahip çıkıyorlar,
geçmişin yozlaştırılan, unutturulmaya çalışılan değerlerini yaşatmak için çaba
sarfediyorlar. El ele, omuz omuza ve birbirlerine gururla bakarak… Evet ŞAKRAN GÖNÜLLÜLERİ Platformumuzun kendi irademiz
dışında sürüklenen dünyamızda tutunacak bir dal, yaşanacak bir ada ve nefes
alınacak bir bahçe olacağına inanıyorum.









