Sürdürmek ya da Sürüklenmek 1: Bir Vaka Örneği
Fikret Nafi ÇOKSÖYLER: Gönülden Vermek
Bu köşedeki ilk yazımda sürüklenmek konusundaki korkumdan ve
kucaklayıcı bir anımdan bahsetmiştim. Doğada her şey bir tek düzeliğe doğru
sürüklenmektedir. Bu, maddenin tabiatı gereğidir. Ama canlılar buna karşı
durabilirler. Sakin sakin akan bir nehir düşünün; yüzeyinde dal parçaları kuru
yapraklar suyla birlikte sürüklenip gidiyorlar! Maddenin tabiatı, bu görüntü
bize huzur verir. Ama onların arasında karnı yukarıya dönmüş bir balığın aynı
şekilde sürüklendiğini görürsek, içimiz kötü olur. O manzarada balığın yeri ya
akıntıya karşı yüzmek ya da zıplayıp sinek yakalamak veya akıntıya aldırmadan
kovukları dolaşmaktır. Bizi huzurlu ve mutlu yapan balık görüntüsü budur. Demek
ki bizim bilincimizde cansızların dış güçler tarafında bir yerden bir yere
sürükleneceği ve bir tek düzelik oluşturacak şekilde dağılacağı; ama buna
karşın canlıların sürüklenmeye karşı direneceği şeklinde bir kavram
yatmaktadır. Bu bilinç ki sürüklenme durumunda çaresizlik hissine ve buna tepki
olarak da karşı durarak varlığını sürdürmeyi seçmeye yöneltir insanı.
Evrende hiçbir şey siyah veya beyaz değildir, her şey grinin
çok sayıda tonundan ibarettir. “Yin ile Yang” bunun en güzel örneği. “Zıtların
birliği” ilk öğrendiğimiz felsefi kavramlardan biri. Yani demek istiyorum ki; ne
kadar varlığımızı sürdürüyoruz desek de bir miktar sürükleniyoruzdur. Akıntıya
kapılıp giden bir kişi bile tek başına veya diğerleri ile birlikte varlığını
koruma ve inşa etme sürecini yaşayabilir.
Soyuttan çıkıp örneklere geçmek iyi olacak.
Uzun bir süredir Yenişakran’da yaşıyorum. Karşımızda (köyün
batısında, açığında ama bizim eve göre güneyde kalan iki ada var. Bunlardan
kıyıya yakın olanının adı Tavşan Adası.
Zaman zaman oraya yüzerek gider kum zambaklarını koklar ve nerede bu
tavşanlar diye bakınır, sonra kulaçlara kuvvet, geri döneriz. Yıllardır böyle.
Yıllar önce, adada gerçekten bir zamanlar tavşanların yaşadığını duymuştum. Ama
onların hazin sonunu yeni öğrendim. Çoğu Şakranlı zaten biliyormuş. Bilenler
bilmeyenlere anlatsın da denebilir ama benim amacım bu örneği asıl anlatmak
istediğim konu için bir vaka çalışması olarak aktarmak olduğundan, bir de benim
duyduğum versiyonunu duymanızı istiyorum.
Evet bu adada çok az sayıda tavşan susuzluk ve açlıkla
mücadele ederek adanın çok kıt doğal kaynakları ile uzun yıllar varlıklarını
sürdürmüşler ve adaya adını vermişler; “Tavşan Adası”. Bir kısım çevreci veya
hayvansever, adadaki tavşanlara refah getirmeyi görev edinmişler. Bidonlarla
suyu, torbalarla pazarcı artığı sebze ve meyveyi yıl boyu hatta yıllar boyunca
adaya taşımışlar. Ada tavşanları mutlu ve hızla çoğalmaya başlamışlar. Ama
refah dönemi tavşanlar için 1-2 nesilden fazla sürmemiş. Tavşanların
koruyucuları, zamanla, taşıma su ile değirmen dönmeyeceğine karar vererek,
adaya su ve lahana-marul-havuç taşımayı kesmişler. Ondan sonra adada neler
yaşandığını ne onlar biliyor, ne köy halkı ve ne de bizim gibi sonradan
gelenler. Mesela Osmanlı döneminde Hayırsızada’ya toplanan köpeklerin bir süre
beslendikten sonra açlık ve susuzluğa terkedilişinin, o hayvanların açlıkla
inleyişlerin ta İstanbul’dan ve yakından geçen kayıklardan duyuluşunu tüm
İstanbul gazeteleri yazmış. Tavşan adasının hüzünlü hikayesi sadece köy halkı
arasında sessizce paylaşılmış, yani ben bile yeni öğrendiğime göre, bilmeyen ne
kadar çoktur.
Bu örneğin amacı benzer ama daha karmaşık sürece basit bir
örnek oluşturması. Bu hüzünlü hikayede Ada yerine Türkiye’yi, tavşanlar yerine
de tüm halkı koyup düşünebiliriz. Ben bu yerine koyarak düşünme konusunu
güvenli ve sağlıklı beslenme alanı için yapıyorum. Bir sonraki yazımda yüksek enflasyon
döneminde Gıda Enflasyonu, Gıda Güvenliği ve Güvenirliliği ve Sağlıklı ve
güvenli beslenmemizi nasıl sürdürebiliriz konularını ele alacağım. Özellikle
daralan gelirde sürdürülebilir yaşam konusunda önceliklerimizi önümüze sermek
yararlı olacaktır.
Sağlık ve esenlik dileklerime…









