Kendi Ülkene Dışarıdan Bakmak
Bazen insanın dünyası, yaşadığı ülkenin sınırları kadar oluyor. Aynı mahallede yaşayanlarla konuşuyor, aynı markete gidiyor, aynı haberleri izliyor, aynı ekonomik sıkıntılardan söz ediyoruz.
Bazen insanın dünyası, yaşadığı ülkenin sınırları kadar oluyor.
Aynı mahallede yaşayanlarla konuşuyor, aynı markete
gidiyor, aynı haberleri izliyor, aynı ekonomik sıkıntılardan söz ediyoruz. Bir
süre sonra bütün bunları hayatın doğal akışı sanmaya başlıyoruz. Çünkü başka
türlü bir hayatın nasıl olduğunu görmüyoruz.
Son zamanlarda Avrupa’da yaşayan, Türkiye kökenli olmayan
insanlarla yaptığım sohbetlerde bunu daha fazla fark ediyorum. Aslında
şaşırtıcı olan, onların anlattıkları kadar bizim hayatımızın bazı taraflarının
onlara ne kadar sıra dışı gelmesi.
Çünkü dışarıdan bakınca bazı şeyler daha görünür oluyor.
Türkiye’de ekonomik kriz artık yalnızca ekonomi
sayfalarında konuşulabilecek bir mesele değil. Kiranın ne kadar olduğu,
markette neyin zamlandığı, benzinin fiyatı, bir maaşla ayın nasıl geçirileceği,
iş bulmanın ne kadar zor olduğu doğrudan hayatın kendisine dönüşmüş durumda.
Ama asıl mesele yalnızca para da değil.
Bir toplumun refahını yalnızca kişi başına düşen gelirle
ölçmek bana her zaman eksik geliyor. Çünkü insan yalnızca karnını doyurmak
istemez. Güvende olmak, geleceğini öngörebilmek, düşüncesini söyleyebilmek,
örgütlenebilmek, sevdiği insanla korkmadan yan yana durabilmek ve kendisine ait
bir hayat kurabilmek ister.
Tam da bu nedenle ekonomik koşullarla özgürlük meselesini
birbirinden tamamen ayırmak mümkün değil.
Bugün Türkiye’de ifade ve toplanma özgürlüğü, aktivistlerin
karşılaştığı soruşturmalar, gazeteciler, LGBT+ hak savunucuları ve sivil toplum
örgütleri üzerindeki baskılar uluslararası insan hakları kuruluşlarının
raporlarında yer alıyor.
Üstelik mesele artık yalnızca “Biri tutuklandı” meselesi
değil.
Acaba yanlış anlaşılır mıyım?
Acaba işimden olur muyum?
Acaba hakkımda soruşturma açılır mı?
Acaba sosyal medyada yazdığım bir şey karşıma çıkar mı?
Michel Foucault’nun iktidar üzerine düşünürken işaret
ettiği önemli noktalardan biri tam da burada karşımıza çıkıyor. İktidar
yalnızca dışarıdan uygulanan bir baskı değildir; insanın kendi davranışlarını
denetlemesine de dönüşebilir. Bir süre sonra kimse size “Bunu söyleme” demese
bile siz söylemeden önce kendinizi durdurmaya başlayabilirsiniz.
Böylece baskı yalnızca dışarıda değildir artık.
İnsanın içine yerleşir.
Ekonomik güvencesizlik de bu durumu daha ağır hale getirir.
Kirasını zor ödeyen, işini kaybetmekten korkan, geleceğini planlayamayan
insanın özgürlük alanı da daralır. Çünkü sürekli hayatta kalmaya çalışan bir
insanın hayatını değiştirmek, itiraz etmek, risk almak için ayırabileceği
enerji giderek azalır.
Belki de son yıllarda en fazla kaybettiğimiz şeylerden biri
geleceğe ilişkin güven duygusu.
Avrupa’da yaşayan bir arkadaşınızın, “Bu yıl altıncı kez
tatile çıkacağım, bu kez nereye gitsem?” diye konuşması, Avrupa’daki herkesin
zengin olduğu anlamına gelmez. Orada da yoksulluk, işsizlik, konut krizi ve
eşitsizlik var. Fakat bir insanın temel gündeminin “Bu ay kirayı nasıl
ödeyeceğim?” yerine “Bu yıl hangi ülkeye tatile gitsem?” olabilmesi bile farklı
toplumsal deneyimleri düşünmek için yeterli.
Burada mesele tatil değil aslında.
Mesele, hayatın ne kadarını hayatta kalmaya
ayırdığımız.
Zygmunt Bauman’ın belirsizlik ve güvencesizlik üzerine
düşünceleri de burada önem kazanıyor. Bazı toplumlarda sosyal devlet ve güçlü
kurumlar belirsizliğin bir bölümünü karşılayabiliyor. Bazı toplumlarda ise
riskin büyük bölümü bireyin omuzlarına bırakılıyor.
O zaman insan yalnızca kendi hayatından sorumlu değilmiş
gibi hissediyor.
“Coğrafya kaderdir” sözü bu yüzden kulağa klişe geldiği
halde hâlâ bu kadar güçlü geliyor.
Mesele “Avrupa güzel, Türkiye kötü” kadar basit değil.
Mesele, farklı ülkelerde yaşayan insanların gündelik
hayatlarının hangi sorunlarla kuşatıldığı.
Bir yerde altıncı tatilin planı yapılırken, başka bir yerde
aynı yaştaki insan kendi evine çıkabilmenin hesabını yapıyor.
Bir yerde hafta sonu hangi ülkeye gidileceği konuşulurken,
başka bir yerde benzine gelen zam nedeniyle işe nasıl gidileceği hesaplanıyor.
Bir yerde gelecek planı yapmak doğal bir hayat pratiğiyken,
başka bir yerde gelecek hakkında konuşmak bile insanı kaygılandırabiliyor.
Başka ülkelerin durumlarını görmek, insana
kendi ülkesini de yeniden gösteriyor.
Ve insan bazen ülkesini dışarıdan görünce, yıllardır “hayat
böyle” diye kabul ettiği şeylerin aslında hayatın kendisi olmadığını fark
ediyor.
Kötü olanı normal kabul ediyoruz. Pahalılığı, belirsizliği,
korkuyu, sürekli kriz konuşmayı…
Oysa bunların hiçbirine alışmak zorunda değiliz.
İnsan bazen içinde bulunduğu koşullara o kadar uzun süre
maruz kalıyor ki, koşulların kendisini sorgulamayı bırakıyor.
Asıl soru da burada başlıyor:
Biz gerçekten hayatımızı mı yaşıyoruz, yoksa
içinde bulunduğumuz koşullara uyum sağlayarak hayatta kalmayı hayat mı
sanıyoruz?










