Bir Termosluk Saygınlık: Aliağa'da Yerel Medyanın Durumu
Bülent PINARBAŞI
cesotti35@gmail.com

Bir Termosluk Saygınlık: Aliağa'da Yerel Medyanın Durumu

Zamanında çok yazdık, çizdik, anlattık ama dinletemedik. Hatta bu nedenle hain ilan edildik, rakip aday lehine çalışmakla suçlandık, disiplin listelerinde anıldık.

28 Ocak 2026 Çarşamba 14:22 makaleler

2014 seçimleri öncesini hatırlayın…

O zamanlar yerel medya henüz bu kadar ayağa düşmemişti.
Hâlâ gazetelerin etkisi, gazetecilerin saygınlığı vardı.

Siyasetçiler, odalar, sendikalar, dernekler…
İş insanları, yöneticiler…
Şarkıcılar, yazarlar, akademisyenler…

Hepsi medyayı küstürmemek için azami özen gösterir; telefonlar anında açılır, sorular eksiksiz cevaplanır, istenen açıklamalar gecikmeden yapılırdı.

***

Neden yukarıdaki tarihi verdim?

Çünkü bu tarih, Aliağa basını için aşağı yukarı bir milattır.

O seçimlerde başa güreşen dört “ağır top” vardı:
AKP’den İbrahim Ethem Yorulmaz,
CHP’den Barış Eroğlu,
MHP’den Serkan Acar
ve DSP’den Hakkı Ülkü.

Dört aday da seçimler boyunca basınla sıcak ilişkiler kurdu; düzenli toplantılar, kahvaltılar tertipledi.
Avantajlı sayfalarda reklam verebilmek, etkili saatlerde radyoya çıkabilmek için adeta yarış içindeydiler.

Tıpkı olması gerektiği gibi…

***

O dönem halkın takdirini kazanarak, CHP–DSP çekişmesini iyi kullanıp Aliağa Belediye Başkanı seçilen Serkan Acar da basınla sık sık bir araya gelir; kurmaylarıyla birlikte her soruyu, her eleştiriyi ince ince yanıtlardı.

Hatta o toplantıların sonuncusunda, tüm medya çalışanlarına teşekkür ederek; seçilmesi hâlinde bu basın kahvaltılarını her ay düzenli olarak sürdüreceğini ifade etmişti.

***

Sonra ne mi oldu?

Bunun klasik bir siyasetçi yalanı olduğunu hep birlikte gördük.

Bırakın basın buluşmalarını; aksine, özellikle muhalif medyayı yok etmek için kendisi ve şürekâsı olağanüstü bir çaba sarf etti.

Ölen öldü, kalan sağlar bizim oldu.

Geçim kaynağının büyük bölümü belediye desteği, yerel siyasetçiler ve kanaat önderi kurumlardan oluşan meslektaşlarımın önünde iki yol vardı:
"Ya taraf olacaksın ya da bertaraf edileceksin…"

Yani tipik AKP Türkiyesi’nin bire bir yansımasıydı Aliağa’da yaşananlar.
Muhalif partiler ve kurumlar da yeterli desteği veremeyince, sonuçta geçim kaygısı her türlü idealist düşüncenin önüne geçti.

***

Hiçbir meslektaşımı yargılamıyorum, yadırgamıyorum.
Onları “ya kırk katır, ya kırk satır” tercihine zorlayanlar utansın.

Ancak çuvaldızı da kendimize batırmamız gerekiyor:

İşte o günden itibaren, zoru gören yerel medyanın güce nasıl boyun eğdiğini anlayan hiçbir kişi, kurum ve kuruluş basın mensuplarını ciddiye almadı.

Öte yandan haksız da değiller.

Siz özel günlerde belki üç kuruşluk reklam gelir diye gönderilen tüm bültenleri olduğu gibi yayına alırsanız;
bırakın özel haberi, araştırmayı,
kamuyu ilgilendiren durumlarda dahi reklamvereni küstürmemek için başınızı başka yöne çevirirseniz…

Ciddiye alınacak neyiniz kalır?

Basın kendi saygınlığını dahi koruyamaz durumdayken,
hangi siyasetçi, hangi oda, hangi sendika medyadan korkar?

***

Gelelim yazımızın en başına…

10 Ocak meğerse “Çalışan Gazeteciler Günü” değil,
“Gazete Çalışanları Günü”ymüş.

Onu da Sayın Belediye Başkanı sayesinde öğrenmiş olduk.

Hani şu, seçildikten sonra her ay düzenli toplantı yapacağını söyleyen Sayın Belediye Başkanı…

Meğerse bir dil sürçmesiymiş o; her ay değil, her yıl demek istemiş sanırım.

Neyse…
İyi kötü, yılda bir kez “10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü”nü kutlamak için tellal çıkarır Sayın Acar.

Belediye tesislerinde, sabah kahvaltısında başlayıp öğle yemeğine uzanan bir organizasyon düzenler.

İşte o toplantılarda aman ne nümayiş, ne nümayiş…
Aklınız, hafsalanız almaz.

***

Aliağa genelinde toplam 11 medya kuruluşu var.
Ancak o buluşmalarda ne hikmetse bir orduyla karşılaşırsınız.

Çünkü verilecek bir termos, bir kalem için;
sekreterinden grafikerine,
reklamcısından muhasebecisine,
dağıtıcısından DJ’ine kadar
eksiksiz katılım sağlanır.

Şimdi anladınız mı neden “Gazete Çalışanları Günü” dediğimi?

Hal böyleyken…

Üç kuruşluk hediye çantası için eksiksiz yoklama verecek hâle geldiyseniz;
medya mensubu olarak neyi bekliyorsunuz,
neyi sorguluyorsunuz?

***

Bizim cenahta durum bu.
Çuvaldızı kendimize batırdığımıza göre…

Şimdi iğnelik kısma gelebiliriz.

10 Ocak’ta inanılmaz hamasi mesajlar alırız.
“Kalemini satmayan, onurlu, cesur, tarafsız haber yapan, dürüst gazetecilere selam olsun” türünden bir araba dolusu laf salatası…

Peki insan sormaz mı:
Bu onurlu insanların kalemini satmaması için sen ne yapıyorsun?
Nasıl bir destek sağlıyorsun?

Bu gazetecinin onurunu koruması için,
bir termosla bir kaleme fit olmaması için,
geçimini sağlayabilmesi adına
nasıl bir organizasyonun var?

Yoksa bu durum senin de işine mi geliyor?
“Ekonomik olarak güçlenirse kontrol edemeyiz” mi diyorsun?

Dini ve millî bayramlarda bile zar zor verdiğin üç kuruşluk destek yeter mi sanıyorsun?

O gazete nasıl basılacak?
O maaşlar nasıl ödenecek?
Elektrik, su, kira sürekli artarken;
hem onurlu ve dürüst kalıp
hem de kalemini satmadan
bu gazeteci hayatını nasıl idame ettirecek?

***

İşte tüm bu ahval ve şerait içinde dahi;
hâlâ dürüst, onurlu, cesur ve kalemini satmadan işini yapmaya çalışan gerçek gazeteciler var.

Siz destek verseniz de vermeseniz de,
birileri ellerindeki her imkânı kullanıp yok etmeye çalışsa da
onlar hep var olacak.

Selam olsun;
rüzgâra göre yön değiştirmeyen,
bildiği doğruları paylaşmaktan vazgeçmeyen,
doğru bildiği yoldan ayrılmayan
o meslektaşlarıma!